Azınlıklar

Description
Azınlıklar

Please download to get full document.

View again

of 6
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.
Information
Category:

Philosophy

Publish on:

Views: 5 | Pages: 6

Extension: PDF | Download: 0

Share
Tags
Transcript
    Azınlıklar   Baskın Oran   İstanbul Ansiklopedisi    İstanbul gayrimüslimlerinin öyküsü, Türkiye Cumhuriyeti’ni Müslüman Türkleştirmenin ve   ülkede bir “milli/Müslüman burjuvazi” yetiştirmenin öyküsüdür.   II. Mehmet 1453’te Bizans’ın başkentini fethetti ve onun hemen dibindeki Galata kolonisinin anahtarları Cenovalılar (Cenevizliler) tarafından kendisine sunuldu. Bir anda –Osmanlı   Rumları ilk defa fethetmiyordu, ama  –   kendisini o zamana kadar görmediği yoğunlukta   (uygarlı k, vs.) bir gayrimüslim tebaaya sahip buldu. Kentin nüfusu, çok az miktarda Müslüman sayılmazsa tamamen gayrimüslimlerden oluşuyordu. Bu nüfusun azdan çoğa   doğru genel bir dökümünü yapmak gerekirse: Ortodoksluğun bir kolu olan Süryaniler,   “Romaniot” olarak bilinen Museviler/Yahudiler, genelde “Cenevizli” olarak bilinen İtalya   yarımadası kökenli Katolikler, günümüzde “Gregoryen” olarak bilinen Ortodoks Ermeniler ve tabii ki İstanbul’a esas ekonomik, toplumsal ve kültürel rengini veren Grek Ortodokslar (Rumlar). Sadece silaha dayanarak fetheden galipl er, mağlupların kültürünü edinirlermiş. Bu kural   İstanbul’da tam anlamıyla işledi. Osmanlı, Rumlardan sayısız olumlu ve olumsuz kültür   öğeleri edindi: Harem- selamlık, kardeş öldürme, bürokratik yapı, devletin din üzerinde   egemenlik sağlaması anlamında laik lik, vb. Bu durumun yanısıra, imparatorlukta gayrimüslim oranının birdenbire artması fethin hemen   ertesi yılı (1454) Osmanlı için yepyeni ve çok temel bir düzenin başlatılmasını gerektirdi:  Millet Sistemi. Tebaa “Millet - i Hâkime” ve “Millet - i Mahkûme” olar ak iki temel bölüme ayrıldı. Yani hüküm veren cemaat, Müslümanlar bir yanda; kendisi hakkında hüküm verilen  cemaat(ler), gayrimüslimler diğer yanda.   Bu terimlerden de anlaşılabileceği gibi, bu düzen tam bir “eşitsizlik” getiriyordu. Fakat aynı  zamanda da, gayrimüslimlere çok ciddi bir “özerklik”. O kadar ki, patrikler ve hahambaşı gibi  dinsel liderler, yönetim, eğitim, dindaşlardan vergi toplama ve hatta dinden çıkmaya   kalkanları Sultan’a şikâyet edip cezalandırtmaya kadar çok sayıda özerk yetkiye sahip   kılınmıştı. Çünkü başka türlüsü olamazdı. İmparatorluğun doruk noktasında toplam nüfusun   1/3’üne ulaşan gayrimüslimleri şeriat temelli hukuk kurallarıyla yönetmek mümkün değildi.   Zaten bütün gerçek imparatorluklar (Eskiçağ ve Ortaçağ) ulus - devlet ortaya çıkıp  da insanların ve cemaatlerin A’dan Z’ye her şeyine karışmaya başlayana kadar yaşamlarını bu  özerklik ilkesi üzerine kurmuşlardır.   Fakat, özerklik düzeninin ötesinde, Osmanlı bu insanları kadife eldivenle tuttu. Çünkü,   Anadolu’nun kıraçlığı ve o dönemde tarımın sadece “doyumluk” olduğu düşünülürse,   Osmanlı Müslümanı değer üretmiyordu. Müslümanlardan oluşan ordu (gayrimüslimler silah   taşıyamıyordu) ilkbaharda çıktığı seferlerle Güneydoğu ve Doğu Avrupa’nın artıdeğerini   yağmalayıp ve yönetimlerini haraca bağlayıp geri dönüyor, Osmanlı da onunla geçiniyordu   (zaten bu yüzdendir ki bu yayılma durduğu anda otomatik olarak gerileme başlayacaktır).   Oysa gayrimüslimler, Batı Avrupa tüccarı ile Doğu ve Güneydoğu Asya üreticisi arasındaki ticaret köprüsü ve ayrıca,   sanatkâr ve zanaatkâr olarak yüzyıllardır değer üreten unsurlar   olagelmişlerdi. Batı Avrupa tüccarının coğrafi keşifler sonucu (1492’de Amerika, 1498’de de  Ümit Burnu yolu) ticareti artık buradan geçirmeyeceği korkusu ve gerçeğidir ki   imparatorluğun en gü çlü döneminde (Kanuni) en önemli kapitülasyonların verilmesine yol   açacaktır (1536).   İşte bu nedenle Osmanlı politikası İstanbul gayrimüslimlerini hep iyi tutmaya çalıştı. Nitekim   fetihten hemen sonra bugünkü Fener Rum Ortodoks Patrikliği’ni ferman çıkarta rak ihya etti. Arkasından, Bursa’daki Ermeni ruhani liderini 1461’de Samatya’ya getirterek patrik ilan etti   (Patrikhane 180 yıl sonra Kumkapı’ya geçecektir). Yine arkasından, 1493’te İberya   yarımadasına gemi yollayarak buradan kovulan “Sefarad” Yahudilerin i Selanik ve özellikle de İstanbul’a yerleştirdi. Anadolu’daki gayrimüslimler de zaman zaman İstanbul’a   göçürülmüşlerdir.    Bizde çoğu insan bütün bunları “Osmanlı’nın hoşgörüsü”ne yorar. Oysa bütün olay   imparatorluğun atardamarları olan ticaret, sanat ve zanaatı kesintiye uğratmama çabasından  ibaretti. Tabii bu arada Osmanlı’nın geleneksel denge politikası İstanbul içinde de sürdürüldü:  Tek bir gayrimüslim cemaatin tekel sahibi olmaması için üçü birden güçlendirilmişti.   Osmanlı’nın yıkılıp yerine 1923’te bir   “ulus - devlet” kurulması üzerine durum tam tersi yönde   değişti.   “Ulus - devlet”, yaratmaya giriştiği ulusun tek bir etnik/dinsel/kültürel birimden olduğunu farz   eden devlet türüdür. Tabii, böyle bir durum olmadığı için de ulus -devlet onu bir biçimde gerçekle ştirmeye girişir. Bunun için iki temel yöntem kullanır: Asimile edebileceğini asimile  etmeye koyulur, edebileceğini gözünün kesmediğini de kovmaya çalışır. Din’in kimlik  saptamada tek unsur olduğu bir ortamda Türk ulus -devleti de Türk olmayan Müslümanlar için (Boşnaklar, Çerkesler, Kürtler, Araplar, vb.) birinci, gayrimüslimler için de ikinci yöntemi kullanacaktır.   Hemen aşağıda, gayrimüslimlere Türkiye’yi terk ettirme amacını taşıyan devlet politikası   özetlenecektir. Hatırlatmak gerekir ki, bu politika toplumsal gücünü ve esprisini, yukarıda  sözü edilen Millet- i Mahkûme’nin eşitsizliği ilkesinden almıştır. Buna iki unsur daha katkıda   bulunmuştur. Birincisi, laik ulus- devlet’in dinsel cemaat özerkliğine tahammülü olmaması,   ikincisi de azınlıkların (özellikle Rumların ve Ermenilerin) yabancı devletlerin Beşinci Kol’u  olarak hain, hatta bizzat “yabancı” oldukları varsayımı. Yani, Osmanlı’dan TC’ye geçişte   “özerklik” unsuru tamamen kaldırılırken “eşitsizlik” unsuru korunmuş ve üzerine de “tehlike”  unsuru eklenmi ştir. Bu ortamda İstanbul’un gayrimüslimleri yavaş yavaş eriyeceklerdir.  Eritileceklerdir. Eritileceklerdir ama, gayrimüslimlerin temel işlevi, yani ekonomi ne olacaktır? Birinci  paragrafa dönüyoruz: Ulus- devlet bunların yerine Türk ve Müslüman bir burjuva zi yaratmaya girişecektir. Bu zaten İttihatçılardan beri süregelen temel politikadır. Bundan dolayıdır ki bu  süreç İstanbul gayrimüslimlerinin üzerine bir çizgi çekmek anlamına gelecektir. Şimdi bu  süreci görelim. Aşağıda sözü edilecek baskılar yalnızca devlet tarafından yapılmış veya devlet destekli   baskılardır. Halk tarafından spontane olarak yapılmış ihlaller, saldırılar vs. anlatılmayacaktır.   Diğer yandan, dikkate alınması gereken bir husus da, II. Dünya Savaşı, İsrail’in kurulması,   anarşi dönemleri ve özellikle de Kıbrıs sorunu gibi konjonktürel unsurların bu hüzünlü süreci   tetikleyici ve hızlandırıcı rol oynamış olduğudur.   Baskılar:   Tümü de Lozan Barış Antlaşması’nın “Azınlıkların Korunması” başlığı altındaki 37. -43. maddelerinin ihlali niteliğinde olan bu baskılar şöyle özetlenebilir:   1) 1924’te çıkarılan Avukatlık Kanunu uyarınca İstanbul Barosu’na kayıtlı tüm avukatların   dosyaları “iyi ahlak” gibi öznel ölçütlere göre incelenmiştir. Bu arada Rum avukatların yüzde   75’inin, Ermenilerin ise yüzde 73’ünün mesleğe devam edemeyeceğine karar verilmiştir.  Müslüman avukatlar arasında bu oran yüzde 47’dir. Böylece Rum ve Ermeni avukatların   sayısı eskiye oranla dörtte birine inmiştir.   2) 1924’te Kayserili Karahisarlıoğlu ailesinden Keskin Piskopos Vekili Pavli’nin (I. Papa  Eftim, Zeki Erenerol) “Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi”, Fener’e rakip olarak   desteklenmiştir. Cemaati birkaç yüzü aşmayan bu kilisenin Galata’da Fener’e ait üç kiliseye el   koyması sağlanmıştır. Fakat Erenerol ailesinden ibaret bu kuruluş özellikle 1940’lardan sonra  unutulmaya terk edilecektir. 3) 1920’lerde ve 30’larda yarı resmî Türk Ocakları liderliğinde “Vatandaş, Türkçe Konuş!”   kampanyaları düzenlenmiştir. Sokaklarda gayrimüslimlere müdahale edilmiştir. 1940’larda  bir milletvekili TBMM’de şöyle demiştir: “Evlerinde istedikleri dili kullanabilirler… Fakat   umumi yerlerde… Ey vatandaş, eğer Türk vatandaşı isen, Türk diline saygı göster. Karşındaki   Türkleri de rencide etme.”   4) Şubat 1925’ten 1932’ye kadar süren idari bir yasakla, gayrimüslimlerin İstanbul il sınırları   dışına izinsiz çıkmaları engellenmiştir. Bu yasak, özellikle Anadolu’ya mal satan gayrimüslim   toptancı tüccarı sarsacaktır.   5) 1925 sonunda Medeni Kanun’un yapılması üzerine Rumlar başta olmak üzere İstanbul’un  bütün gayrimüslimleri Lozan’ın 42/1. maddesiyle kendilerine tanınmış “gelenek ve görenek”   ayrıcalıklarından (özellikle de kilise nikâhından) vazgeçmeye zorlanmışlardır. Bunun için  tutuklamalara girişilmiştir. Yahudiler hemen, Ermeniler epey direndikten, Rumlar i se çok direndikten sonra kabul  etmişlerdir. Bu zorlamanın (ve sonucunun) hiçbir uluslararası ya da   ulusal dayanağı yoktur ve azınlık hakları teorisine de aykırıdır.   6) 1926’da yabancı şirketler, personellerinin yüzde 75’inin Müslüman - Türk olması için idari   baskıya maruz kalmışlardır. Yine 1926’da, 788 sayılı Memurin Kanunu memuriyete giriş   koşullarında vatandaşlıktan hiç söz etmeyip “Türk olmak” şartını getirmiş ve gayrimüslimlere   devlet kapısını kapatmıştır. Çünkü devlet için “Türk vatandaşı” ve “Türk” terimleri farklı   anlamlar taşımaktadır (nitekim 1924 Anayasası’nın 88. maddesi “… vatandaşlık itibariyle   Türk denir” demektedir. Bu şart ancak 1965’te “Türk vatandaşı olmak” biçiminde   değiştirilecek, fakat pratikte bir şey fark etmeyecektir. 2008 itibariyle, sanat (ör. opera) ve bilim (üniversite) dışında Türkiye Cumhuriyeti’nde gayrimüslim memur yoktur. 1940’ların   sonuna kadar Avrupa’ya öğrenci olarak gitmek, veteriner okuluna girmek, özellikle de askeri okullara girmenin şartı duruma göre “Türk olmak”, “Türk soyundan olmak”, hatta “Türk   ırkından olmak” olarak kalmıştır.   7) 1927’de çıkarılan 1151 sayılı yasanın 14. maddesiyle, İmroz ve Bozcaada’daki Rum   okullarında Rumca tedrisat yasaklanmıştır. Bu yasak Demokrat Parti gelince 1952’de 5713   sayılı yasayla kaldırılacak, 1964’te İsmet İnönü hükümeti gelince 502 sayılı yasayla tekrar   konacaktır. Zaten arkasından 1960’ların sonunda, aşağıda sözü edilecek 1936 Beyannamesi   uygulaması başlatılarak bu iki adadaki Rum köylüler Yunanistan’a gitmek zorunda   bırakılacaktır.  8 ) 16 Mayıs 1929’da çıkartılan 1447 sayılı Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları   Kanunu’na (ve Nizamnamesi’ne) göre, borsa acentesi kurucusu ve çalışanlarının Türk   vatandaşı değil, “Türk olması” gerekmektedir. Gayrimüslim işadamının önüne çıkarılan bu  engel ler yaklaşık aynı tarihlerde “Vatandaş Türk Malı Kullan” kampanyalarıyla devam   edecek, sonradan “Vatandaş Yerli Malı Kullan” biçimini alacak bu kampanyalar Kıbrıs   sorununun etkisiyle 1950’lerde “Türk olmayanlardan alışveriş etmeyin” kampanyalarına   dönüşece ktir. 9) 1930’da Yunanistan’la yapılan ve iki taraf vatandaşlarına da serbest dolaşım, ticaret ve   ikamet hakkı getiren uluslararası antlaşmadan hemen sonra, 4 Haziran 1932’de onaylanan   2007 sayılı yasayla kapıcılıktan şoförlüğe ve konsomatrisliğe kadar çok   sayıda meslek   “güvenlik nedenleriyle” Türk vatandaşlarına tahsis edilmiştir. Bu yüzden, 19. yüzyıl sonundan   beri Yunan uyrukluğunda bulunan kimi İstanbullu Rumlar başta olmak üzere binlerce insan   Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu, özellikle Rumların ilk toplu gidişidir.   10) 1934’te Trakya illerindeki Yahudiler tek parti CHP’nin il örgütlerinin desteğinde  tehditlere ve tecavüzlere uğramışlar, evlerini ve işyerlerini terk ederek İstanbul’a   sığınmışlardır. Aslında 1923’ten beri süregelen bu tacizler   Yahudileri İstanbul’da da takip   etmiş, basında Türk tüccarların bir araya gelip örgütlü şekilde Yahudilere karşı mücadele   etmelerini isteyen yazılar çıkmaya başlamıştır. 14 Temmuz 1934 tarihli bir hükümet bildirisi, “Yahudilerin yabancı dil ve harsta kalmakta ısrar ettikleri ve içlerinde demilitarize mıntıkalarda memleketin emniyeti için zararlı ve casus adamlar bulunduğu hakkındaki zanlar   mevcuttur” denmektedir.   11) Mayıs 1941 - Temmuz 1942 arasında İstanbul ve Trakya’daki gayrimüslim erkeklerin 18 - 45 yaş arasında olanları, askerliklerini yapmış olanlar da dahil, askere alınmıştır. Buna “Yirmi  Kura İhtiyatlar Olayı” denir. Bunun ilk sinyali, Kasım 1940’taki bir CHP grup toplantısında   “…tehlikeli unsurları Anadolu’ya transfer etmeliyiz. Bu unsurların terk ettiği evleri, özellikle   Beyoğlu’ndakileri, Türklere vermeliyiz… Türklerin kanını emen bu unsurlar en güzel evlerde   otururken…” diyen Kâzım Karabekir’den gelmiştir. Bu insanlar, silahsız olarak “amele   taburları”na yol inşaatı için gönderilmişlerdir.  12) 11 K asım 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi kanunu gayrimüslimlere en büyük darbeyi   vurmuştur. Vergi, kanunda bulunmayan M (Müslüman), D (dönme), G (gayrimüslim) ve E  (ecnebi) kategorilerine, yani din esasına göre alınmıştır ve itirazı yoktur. Fahiş ve eşitsiz  vergileri ödeyemeyen, tümü İstanbullu gayrimüslimlerden oluşan ilk kafile Ocak 1943’te   Erzurum Aşkale’de taş kırmaya doğru yola çıkmıştır. Verginin gayrimüslim vatandaşları   “yabancı” olarak algıladığı Başbakan Saraçoğlu’nun 16 Ocak 1943 tarihli Times gazetesine verdiği şu demeçte açık biçimde görülmektedir: “…Bu memleket tarafından gösterilen   misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde ona karşı bu nazik anda vazifelerini   yapmaktan kaçan kimseler hakkında bu kanun bütün şiddetiyle tatbik edilecek tir.” Miktarı   varlıklarını bile aşan vergileri ödeyemeyenlerin işyeri ve evleri, eşyalarıyla birlikte  yok pahasına satılacak, Müslüman tüccar tarafından alınacaktır. Türkiye’de gayrimüslimden   Müslüman’a en büyük sermaye “transferi” budur.   13) Selanik’teki Atatürk evinin bahçesine bir MİT ajanı eliyle attırılan ses bombası İstanbul  ve İzmir’de Levantenler (gayrimüslim mukim yabancılar) dahil bütün gayrimüslim evlerinin,   işyerlerinin, kiliselerinin, hatta mezarlıklarının 6 ve 7 Eylül 1955’te tahrip edilmesi v e yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır. Ölümlere ve tecavüzlere de yol açan bu olaylara polis aldığı   talimat gereğince tamamen seyirci kalmıştır. “Pogrom” terimine tam uyan 6 - 7 Eylül’den   sonra dışarıya ciddi bir gayrimüslim göçü olmuştur. Kıbrıs olayının Türk -Yu nan ilişkilerini   zehirlemesinin de başlangıcı ve başlıca hadisesi olan 6 - 7 Eylül’ün acısı Yunanistan’daki Batı   Trakya azınlığından çıkarılacaktır.   14) 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, Londra ve Zürih anlaşmaları yeni imzalanıp   Yunanistan’la ilişkiler düzeldiği halde Aralık 1962’de gizli bir kararnameyle “Azınlık Tali   Komisyonu” kurulmuştur. Türkiye gayrimüslimlerinin yaşamı bundan sonra daha   zorlaşacaktır. Ancak Ocak 2004’te yine gizli bir kararnameyle kaldırılacak (veya “Azınlık   Sorunlarını Değerlendirme Kurulu”yla değiştirilecek) olan bu kuruluş zamanında, Aralık   1963’te Kıbrıslı Türklere yaşatılan kanlı olayların da etkisiyle, Türkiye’de gayrimüslimlere   karşı özellikle eğitim alanında yasadışı mukabele bilmisiller başlamıştır.   Azınlık okullarında ilk defa Şubat 1937 - Ağustos 1949 arasında yaşanan “Türk müdür   yardımcısı” uygulaması 1962’de yeniden uygulamaya konmuştur. Bu görevli Haziran 1965’te   çıkartılan 625 sayılı kanunda “Türk asıllı ve TC uyruklu” olarak tanımlanmaktadır ki, bu   tanım ancak Şubat   2007’de 5580 sayılı yasayla kaldırılacaktır.   Kasım 1964’te 3885 sayılı genelge çıkartılarak Rum okullarında sabah duası yasaklanmıştır.   Fener’in 1672’den beri faaliyette olup yalnızca ilahiyat kitapları basan basımevi “ancak özel  ve tüzel kişiler basımevi   kurabilir” gerekçesiyle kapatılmıştır. Temmuz 1971’de Fener’e bağlı  Heybeliada İlahiyat Okulu “özel üniversite kurulamaz” gerekçesiyle kapatılmış ve sonradan  özel üniversiteler açıldığı halde kapalı tutulmuştur.   1968’den 2000’lere kadar kimliğinde Rum, Ermeni gibi nitelikler yazılmamış çocuklar azınlık   okullarına kaydedilememiş, mahkeme kararıyla sonradan yapılan düzeltmeler de kabul   edilmemiştir. Lozan’ın 40. maddesinin açık hükmüne rağmen okul açmalarına izin  verilmeyen Süryanilerin çocuklarının da Rum okullarına kaydı 2000’lere kadar   yasaklanmıştır. Öğrencilerin oturdukları çevre dışındaki başka bir okula kaydedilmesi   önlenmiş, böylece kimi okullar öğrencisiz kalarak kapanmıştır. 1980’den itibaren de   gayrimüslim azınlık okullarında müdürün pratikte bir yetkisi kalmayacak, maaş bordrolarının   imzalanması dahil yetkiler “Türk müdür yardımcısı”na verilecektir.   15) Kıbrıs yüzünden girişilen en radikal resmî eylem, 1930 antlaşmasının tek taraflı olarak   1964’te feshedilmesi sonucu, Yunan uyruklu İstanbullu Rumların yanlarında yalnızca 200  dolarla, mal varlıkları ve banka hesapları da bloke edilerek sınırdışı edilmesidir (bu mal   varlıkları ancak 1988’de iade edilecektir). Sayıları 12.000 olan bu insanlarla birlikte,   akrabaları olan gayrimüslim Rum vatandaşlar da gidecektir. Bu, ikinci ve büyük gidiştir.   Bundan sonra İstanbul’da Rum neredeyse kalmayacaktır. 1974’teki Kıbrıs çıkartması bu   süreci tamamlayacaktır. Bunun da acısı yine Batı Trakya’daki azınlıktan çıkacaktır.   16) Gayrimüslimler üzerinde çeşitli yöntemlerle uygulanan dinsel baskılar 1971 ve 1980   darbeleri sırasında artmış, 1990’dan sonra azalarak devam etmiştir. Ekim 1993’te Ermeni   okullarında müfredat dili olarak Ermenice M.E.B. tarafından yasaklanmış, din dersinin bile   Türkçe okutulması istenmiştir, fakat   ortam daha farklı olduğundan kamuoyu tepkisiyle yasak   kısa sürecektir. 1998’de Ermeni patriği seçimleri aylarca engellenmiş, fakat sonunda   yapılmıştır.   Bununla birlikte 2005’ten sonra yükselen “Sevr Paranoyası”nın sürüklediği Batı   düşmanlığının bir görünü mü olarak, İslami propagandanın yasak olmadığı laik Türkiye’de   Hıristiyanlık propagandasına müdahale başlamıştır. Hıristiyanlık literatürü dağıtmak ve   Protestanlığı yaymak nedeniyle misyonerler mahkemeye verilmiş, ayrıca kendilerine   “Türklüğe hakaret”ten d avalar açılmıştır. Hıristiyanlığı “tehdit” sayan bu resmi atmosferden   cesaretlenen kimileri, Hıristiyanlığa geçen çok az sayıda vatandaşa ve misyonerlere   2000’lerde saldırmaya başlayacaklardır. Bu arada gazeteci Hrant Dink, Ermeni diasporasını   eleştirdiği yazı dizisinin “Türklüğe hakaret” (TCK md.301/1)  olarak yorumlanarak TCK md. 301/1’den mahkûm edilmesinin ardından Şubat 2007’de gazetesi  Agos ’un önünde  öldürülecektir. 17) En önemlisi, 1960’ların sonunda başlayan ve bugün hâlâ halledilmemiş olan bir gasp   sürecinden söz etmek gerekir. Bu süreç bir azınlığın ekonomik, toplumsal ve kültürel   kimliğinin temel direği olan vakıfları hedef almıştır. 1960’ların sonlarından itibaren devlet,   gayrimüslim vakıf mallarına bedel ödemeksizin el koymaya başlamıştır. Kullanılan yöntem,   “1936 Beyannamesi” olarak bilinir. O tarihte, İslamcı vakıfların mallarına el koymak isteyen   Atatürk bütün vakıflardan bir mal sayım beyannamesi istemişti. Bunun ardından kendisi   ölünce uygulamaya geçilememişti. Kıbrıs olayları alevlenince dev let Yunanistan’ı sıkıştırmak   için İstanbul’da kalmış Rumları da göçe zorlamak istemiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü   (VGM) bütün gayrimüslim vakıflarına bir yazı göndermiş ve vakıfnameleri istemiştir.  Buna göre, vakıfnamede “mal edinebilir” ibaresi yoksa,  1936 Beyannamelerinde bulunmayan mallara el konacaktır. Oysa, bütün gayrimüslim vakıfları Cumhuriyet’ten önce padişah özel   fermanlarıyla kurulmuştur; vakıfnameleri bulunmamaktadır. Bu durumda VGM vakıfname  yerine re’sen 1936’daki mal sayımını geçirmiş ve bu tarihten sonra herhangi bir biçimde edinilmiş mallara bedel ödemeksizin el koymaya başlamıştır.   Vakıfların mahkemeye başvurması üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kesin karar   çıkarmıştır: “Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz  mal edinmeleri yasaklanmıştır” (1971/2 -820 Esas, 1974/505 Karar s. 08.05.1974 t. Karar). Böylece, Türk adaletinin en yüksek organı gayrimüslim vatandaşların “yabancı” olduğunu   tescil etmiştir. Bu uygulama ancak 2001- 2004 arası kabul edilen AB Uyum Paketleri’nde üç   kere üst üste çıkarılan yasalarla durdurulacaktır. Bununla birlikte, bu yasaların icabı 2008   yılına  kadar yerine getirilememiştir. Sonunda, kaçınılmaz netice ortaya çıkmıştır: Avrupa   İnsan Hakları Mahkemesi, Temmuz 2008’de Büyükada Rum Yetimhanesi konusunda Türkiye’nin mülkiyet ihlalinde bulunduğuna karar verdikten sonra birbiri ardına verdiği   kararlarla, gayrimüslim vakıf mallarının iadesini veya tazminat ödenmesini istemeye başlamıştır. Son olarak Haziran 2010’da, Yetimhane’nin (tazminat ödenmek yerine) mülkiyetinin Fener’e devrini istemiş olmakla, Patrikhane’nin tüzel kişilik sahibi olmasının   kapısını da açmış bulunmaktadır.   18) Yine 2000’lerde, çıkartılan AB Uyum Paketleri’ne rağmen Fener üzerinde çeşitli baskılar   devam etmiştir. Örneğin, mahkemelerde Patrik gayrimeşru çocuk sahibi olmakla, ayrıca  Bulgar kilisesine (Demir Kilise) müdahale etmek istemekle suçlanmıştır. Tamamen Ortodoks   ilahiyatına ilişkin bir sıfat olan Ekümeniklik devlet tarafından bugüne kadar sürekli  reddedilm iştir.   Büyük oranda bu sistematik politikalar sonucu bugün İstanbul gayrimüslimlerden   boşaltılmıştır. Toplam nüfusun yaklaşık 13,5 milyon olduğu 1927 nüfus sayımında  gayrimüslimler 339.486 kişi, yani toplam nüfusun yüzde 2,5’iydi. Bugün genel nüfus 72  milyona yükselirken bu insanlar 100.000 civarındaki nüfuslarıyla on binde 13,88’e, yüzdeyle   söylersek % 0,0014’e düşmüşlerdir. Bu korkunç bir düşüştür ve bu insanlar hâlâ “tehlikeli”  ilan edilmektedirler. Büyük çoğunluğu İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlerin ta hminen 60.000 kadarı Ermeni (temelde Gregoryen, ayrıca Katolik ve Protestan), yaklaşık 23.000’i   Yahudi, yaklaşık 20.000’i Süryani, yaklaşık 2000’i Rum Ortodoks, bir miktarı da Bulgardır.   Fakat, son yıllarda gayrimüslimlere şimdiye kadar yapılan haksızlıkların düzeltilmesi   açısından olumlu çabalar göze çarpmaktadır. Son olarak Mayıs 2010’da çıkarılan ve bir ilk   olan Başbakanlık Genelgesi önemlidir. Burada, “… devlet önündeki iş ve işlemlerinde   kendilerine güçlük çıkarılmaması, haklarına halel getirilmemesi, ilgili mevzuat gereği olduğu  gibi, devletimizin ve Türk ulusunun bir parçası olduklarının kendilerine hissettirilmesi”   denerek, gayrimüslim vatandaşların çeşitli açıl ardan gözetilmesini istemiştir.  Nefret söylemi içeren yayınların engellenmesi, gayrimüslim   vakıflarının tapu dairelerindeki işleri, cemaat   liderlerinin protokole dahil olması ve mezarlıklarının korunması, bu meyanda söz konusu edilen hususlar arasındadır.   Son iki yıl içindeki bu olumlu gelişmelere rağmen, artık İstanbul’un (Türkiye’nin)  gayrimüslim insanları, geriye dönüşünün muhtemelen olmadığı bir yok olma tablosundan   kurtulamamıştır. Genellikle üst kültürden olan bu İstanbul azınlıklarının yerini, “Tabiat   boşluk kabul etmez” kuralı
Related Search
Similar documents
View more...
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks